Cuma, Şubat 1

aşure

mood: vay anasını
müzik: vataşiba kendi

peşpeşe yazılar yazasım geldi. aşure diye bişey var. ben çok severim. yiyorum misal şu anda. cevizdi nohuttu nardı falandı dolu baya içi. kase de kocaman. aşure bana msn'i hatırlatır. msn listemi. msn listem çok karma kalaba tıpkı bir aşure. aşureye, aşure çorbası diyen babannem, emesen'e nedesen demişti. neyse.

bugün okula gittim ben. hiç değişmemiş. ben küçükken ilkokuldayız işte, bizim okulun yerindibi katlarından birinde boş bulduk ya koşmaca oynuyoruz. ben her zaman hızlı koşardım. neyse biz böyle koşuyoruz ve koşarken de ne akla hizmetse velelööööö diye bağırıyoruz. kızlı erkekliyiz. bir velelöö iki velelöö derken, o sıralarda bilmediğimiz bir gerçeği öğrendik. bizim okulun o yerindibi katlarından bir tanesinde, konferans salonu varmış.

hayır şaşırmakla beraber bizim okulun esrarengizliğine de bayılıyorum. iki farklı binaydı bunlar. arada köprü vaziyeti gören bi kısmı vardı, okulun içine saklanmış bir spor salonundan bahsetmeyeceğim bile. bir de en üstünde aynalı salon vardı. göz alabildiğince büyük. orda halay falan çekerdik.

neyse ben işte koşuyorum, sen şansa bak o an da orda konferans varmış bölge müdürleri mi ne toplanmış. sen kapı açıl! ordan bir el uzan! kulaktan yakala!

z
otart diye çevirdi kulağımı müdür. lokman uzunlar isminde kısa ufak tefek bi müdürdü zahir. o anın şokuyla tabi ben dondum. normalde teketek gelse alaşağı ederdim gerçi. kıvrık ve kızarık bir kulakla gitmiştim sınıfa.

bir de aynalı salonumuz vardı. hiç unutmam ama unutmayı çok isterim, siyah tayt üstüne beyaz tişörtler giyip müsamere gibi bi şey yapmıştık. atraksiyon olarak papatya, türk bayrağı, asker ve dönen ve dönerken de bi üstten bi alttan geçerek kırmızı bi şeyle şekil yapanlar da vardı.

ben öne çıkmak istememiştim.

bi de mesala şey vardı. saim diye bi arkadaş. şişkoydu bu. halay çekiyoduk biz adnan hocayla. adnan hoca ki çalıştırdığı her takımla şampiyon olmuşmuş. neyse işte ha uşak ha derken biz, sol tarafımda ama biraz uzağımda saim arkadaşımız aşırı terlemiş.

mi acaba? yalan. meğersem altına kaçırmış! hemen gülmeyin. ilkokulda tuvalete gitmek yasaktı hatırlarsınız. öğretmenler tarafından tuvalete gitmeleri engellenen nice bebe böyle böyle altına kaçırmış, asosyal olmuştu.

ilkokulda andımızı da okurduk. türküm doğruyum diye başlardı. hep bi yarış vardı. öbür gün ben okucam diye nice genç heba oldu. garip tabi.

facebook çıktı işler yalan oldu. yıl 2006, ben türlü çabalarla ilkokul arkadaşları buluşması ayarlim 20 kişi katılsın. sen gel elin bebeleri facebook'tan iki mesaj hop hemen buluşun sonra neymiş ay ilkokul arkadaşım canım benim cicim.

hadi leen.

kız istemeye gitmek

mood: aşure
müzik: travis - sing

yeni şeyler öğrendim ben. mesala şey, gittik böyle oturduk, ben, örsan, bu didem ve kübra. oturuyoruz işte bi yandan çılgın fotoğraflar çekip bu sanata kendimizi adıyor, bir yandan nargile içiyor bir yandan da işte ben etrafa bakıyordum bir de smsleşiyodum. ne berbat bi fiilmiş smsleşmek tiskindim.

fotoğraf sanatına kendimi adadım adayalı, hep en kaliteli fotoğrafçılarla çalıştım. ama bu didem, halen daha o sanatı kavramaya vakıf olamamıştır. insanlar neden fotoğraf çekilirken böyle fotoğraf makinesini üstten tutarlar? bunu yapanların çoğunun fotoğraf makinesi cep telefonudur ayrıca. bu fotoğraflarda daha güzel çıktığını idda eden gençlerimizin ileride çok ciddi boyun ağrıları çekeceğine eminim. düşünsene poz vercen, kır boynu yandan bak, olmadı tekrar çek. hep aynı yerden çektin şimdi öteki tarafa kır derken gitti güzelim boyun gencecik yaşta.

neyse ne. ben bu arada bi keşifte bulundum. nefretle karışık ohalar hissettim. oturuyoruz böyle. karşı masada 3 ergen liseli bağyan oturmuşlar. hoş güzel. tavla falan atıyolar. bi tanesi emo falan. neyse. gel gör ki sırayna 2 tip yaklaştı. tanışıyolar besbelli. ama görcen böyle adamların saç sakal falan bırak yaşıt olmalarını, aynı nesle ait oldukları bile şüpheli. cak cuk öptüler işte ay canım naber görüşemiyoruz bayadır ayağında. yanda da bi grup liseli görüyorsunuz.

şimdi hesaplayalım. en ortalama liseli doğum yılı 1991-1992 gibi olduğuna göre ve bu sakallıların en ortalaması 1988-1987 olduğuna göre. oha di mi. ben de öyle düşünmüştüm.

neyse. ordan sonra çıktık biz, şu buharda bişmiş mısır tanelerinden yedik. sonra bu didem eve gitti. sonra niyan diye bi arkadaşım var benim. o da fotoğraf sanatçısı. bi de örsan mekdanısta yemek yedik. ben 2 nagıt menü yedim jumbo. doyar gibi olup kalktık. sonra örsan gitti mesala. ben niyanla, arkadaş feyzagillere gittik. olaya gel :D

bu feyzagillerin internet cafe'si var. benim oturduğum yerdeki en büyüklerden. büyük hakkat. neyse işte böyle bigün feyza'ya facebook'tan mesaj gelmiş işte demiş ben size aşık oldum cafede tanışalım vs. feyza tabi takmamış bunu. ertesi gün olaya bak bu eleman tut annesini getir cafeye :D olaya bakın sayın seyirciler! yeni bir çağ başladı artık.

düşündüm de, bazen çok katıymışım ben. bundan sonra her konuda 6-2=4, 3buçuk ya da 4buçuk olmaz arkadaşım demicem. gerekirse 5 de yaparım 3 de. deneme yanılma dünyası tabi. ben mesala bi şeyin denenmeden öğrenilmeyeceğini söylerim hep. manasız bi paragraf tabi bu pek çoğumuza. ama anladın sen genco.

bunu da yaptırdınız bana ya. hikayeli başlayıp mesaj kaygılı blog da yazdırdınız bana. öptüm pls tşk asl

Salı, Ocak 29

yıllık

mood: jill valentine öpse ya beni
müzik: bloc party - staying fat

yıl: 3126
bir grup arkeolog, köylüler tarafından tarla yapılmak üzere kazıdıkları toprağın altından gubik nesneler çıktığını rapor ettikten 12 saat sonra bölgeye henüz gelmişlerdi. tüm dünya bu nesnelerin ne olduğunu çok merak ediyordu. borsa fırlamış, dolar 1.2ytl'nin altına düşmüştü.

porösörler bu bulunan nesnelerin çok önceleri yaşamış uygarlıklara ait kitabeler olduğunu söylüyordu. zira kitabelerdeki yazıya benzer şeylerden çıkartabildikleri bunlardı.

yıllıklar. herkesin birbirine oh şekerim, kankam, bebişim gibi isimlerle birbirine yazılar yazdığı şey. yukarda sağdaki yazıtta da bunun örneklerini görüyoruz.

bilim adamları "kankişim kitabeleri" ismini vermişlerdi bu esere. zira eserde hasarsız tek kelime buydu. eserin 1000 yıldan eski olduğu düşünülüyor.

o yıllarda insanoğlunun bu şekilde habarleştiği düşünülüyor. eserin diğer sayfalarında bulunan yazılara bakılırsa, bu türde bir iletişim sadece, "kankiş" ismi verilen gruplar arasında yapılıyordu.

kankişlerin milattan sonra 2000 yılı civarlarında yaşadıkları düşünülüyor. o yıllarda insanların fato isminde hareketsiz görselleri de iletişimde kullandıkları tespit edilmiş.

kankişlerin, ölümden sonraki hayata inandıkları da "kankişim kitabeleri"nde "hiç ayrılmayalım, hep görüşelim olur mu" gibi yazılarla kanıtlanmıştır.

nasıl ama gençler? düşünsenize böyle 1000 yıl sonra falan kazı yapıyolar ve bu kazıda sizin yıllığınızı buluyorlar. koskoca dünya sizin yıllığınız sayesinde 1000 yıl öncesinin insanlarının nasıl yaşadığını görecek. büyük rezillik.

hadi sizin artistik pozlarınızın olduğu yazı kısmını geçelim. o sınıfın topluca yaptığı sayfalara ne demeli! türlü türlü şaklabanlıklarınızı, çocukluk fotoğraflarınızı, x okula neden gelir köşelerinizi, bundan 20 yıl sonra köşelerinizi falan.. pek çoğunuzun TEK yazılı eseri olan bu yıllıkların haline bakın. 70 yıl yaşa, gelecek nesillere yazılı eser bırak, gel de haline bak!

"Şirinemm; yaa yaptığın şirinlikleri özlicemmm. .... . Hayatımın en güzel yıllarını geçirdiğim .... Hiçbir şeyi kafana takma bitanem" - Begüm

Burada begüm pek çok duygusal patlamalar yaşamış, ne diyeceğini bilememiş.

"İlk 2 senemizde pek konuşamamıştık. Seni dışarıdan gözlemledim ve henımefendi, sevecen bir kız gördüm. Son 2 senemizde ise oldukça yakınlaştık gözlemlerimin ne kadar doğru olduğunu anladım" - Sefa

Sefa arkadaşımız burada seslendiği kıza, hormonlarının etkisiyle, iltifat ediyor ama çaktırmadan pot da kırıyor. 2 sene bi insan gözlenir mi be mayyak mısın sen arkadaşım?

"Hep itici olmuştun sınıfta, insanlar farklı gözlerle bakardı. Ben böyle bakmayı hiçbir zaman beceremedim. Çünkü yanlış anlaşılmanın acısını çok yaşadım. Canım Gamze benim için her zaman açıksözlü, mantıklıydı. Beni severdi, anlardı. Ben de seni seviyorum. Mutlu kal." - Kesy

K
esy, burada kızım gamze sen gelirken ben dönüyodum demek istemiş. fakat seni seviyorum çok şekersin öptüm pls tşk diyerek de havayı yumşatmış.

gördüğünüz gibi yıllıklar, pek çoğumuzun ileride okurum deyü bi kenara koyduğu, muhtemelen afetlerden sonra da hayatta kalacak, yıllar sonra başkaları tarafından okunduğunda anlaşılmayacak şeylerdir. onları sevin. ciddiye alın. bilin ki sizin naçiz bedeniniz toprak olduğunda yıllıklarınız gelecek nesillere sizin ve aynı yıl mezun olduğunuz arkadaşlarınız hakkında bilgi bırakacak yegane eserdir. onları anadilinizde doldurun*

yıllıklar ölmesin.

Pazar, Ocak 27

çok pis yemek yaparım

mood: ekmek arası lahmacun
müzik: nirvana - the man who sold the world

yine bigün çok pis acıkmışım. ben çok pis acıkırım sıklıkla. her defasında birbirinen bağımsız enfes yiyecekleri sırf aç gözlülüğümden tek seferde tüketirim. yaparım bunu.

bir defasında hiç unutmam, damak zevkimin doruk yaptığı yıllarda kahvaltıda çok pis acıkmışım. hemen şokella ve ekmek yiyesim geldi. ekmeği aldım bastım şokellayı. henüz ağzıma atmıştım ki gözüm bir kenarda usul usul duran taze kaşara takıldı. derken onu da yemek üzere yedim.

kaşar peyniri doğası itibariyle dünyanın en lezzetli yiyeceğidir. taze kaşarı ekmek arası yapar yeriz eritir yeriz sade yeriz. hepsi güzeldir. canım benim.

o günden sonra, taze kaşar peyniri üzerine şokella sürmeden yemez oldum. pek çok kişi ööğğ o ne dese de benim ısrarlarım sonucu bu tada alışıp bırakamayan yüzlerce kişi bir olup dernek açıyolar habarın yok. nabeer.




lahmacun yerken sumaklı soğansız yemem. yesem de dadını alamam. öyle bir lezzet ki bu evlere şenlik. ortalama 4, 4.5 lahmacun yerim bol isotlu. yanında sınırsız ayran da cabası.



kaşarlı gözlemeye ne demeli? ben küçükken gözleme yemezmişim. vay ben o küçüklüğüme. gözleme yurdumun en güzel icatlarındandır. yeri gelmişken size bi maceramı anlatayım. böyle restoranlarda, en lüks otellerde falan bile gözlemeci teyzeleri hep yerel kıyafetleri içinde gözleme yaparken görürüz. gööya biz samimiyiz biz işte böyle de yerel değerlere sahipçiyiz derler. halbuse yalan.

nerden mi biliyorum? hemen anlatayım. bu teyzelerin iş kıyafetleri onlar! bi nevi üniforma! siz sanıyosunuz ki bu teyzeler mesai saatleri dışında aynı kıyafetlerle eve gidiyolar evde gözleme yapıyolar. yalan! ben gördüm! o teyzeler aslında teyze değiller bildiğin kadınlar. mesai bitince gidip kıyafetlerini değişiyolar ve normal bildiğin kıyafetlerle eve gidiyolar. yaa nasıl ama? hiç düşünmemiştiniz di mi?

oluyor böyle arada evet. ama ben çok şaşırırım böyle. mesala mcdonalds var bizim orda, kasiyer kızları var oranın. onları mesala mcdonalds dışında sen ben gibi arkadaşlarıyla falan gezerlerken görünce aa diyorum ne kadar garibime gitti. size de oluyodur.

bi de şey var. böyle bi mekana sürekli gidersiniz. artık böyle orada çalışanlarla yavaştan göz alışıklığı olur selamlaşırsınız falan. sonra mesala başkası girer bakarsın daha samimi ordaki insanlarla vay kanka demeler falan. içten içe gıcık kaparsınız. biliyorum.

bilmem sizde var mı ama bazılarında var şöyle bi huy. esnaf lokantalarını küçümseme ıyylama beğenmeme durumu. halbuse ben gayet gider osmanoğlu kır pide salonunda 3 patates 1 kıymalı pidemi alır yerim. ordan çıkarım starbucks'a kahvemi içmeye giderim. küreselleşme böyle bişey olsa gerek. nargile de içerim. naneli. sevmeyen ölmeli. ilkokul 3 şiirleri gibi.

böyle de döktüm içimi.

Cumartesi, Ocak 26

aman yarabbisi! (cc)

mood: cemaat-i müslimin
müzik: sordum sarı çiçağa

bugün uyanmışım. saat erken civarlarıydı. bugün kendimi muhafazakar blogcu hisseddim hemen. sabahdan buluşmam vardı. yarabbinin (cc) izniyle oraya da bu imajımı koruyarak gitmeli, stilimle onları hayran yapmalıydım. öyleyse hemen din yeşili pantolonumu giyip üstüne depresyon grisi dökülmüş fakat din yeşilini andıran bir şeyler giymişdim.

buluşmaya minibüsle gidmeye karar verdim. karar verirken gelecek bayramda 3 kişi birleşib bir minibüse girmeye karar verdim. o sırada minibüs kabısına yaklaşıp pisssssmi diyerek bindim minibüse. oh yarabbim minibüs ne kadar da boşdu. oturdum. çok geçmeden dalmışım.

uyandığımda kadıköyü'nün sınırlarına duhul eylemişdik. çoğul olarak dedim velasılkelam yarabbimiz heb yanımızda olur bizim. o yüzden. dalmaya yakın inmişim minibüsden.

buluşma yeri pek yeşil değildi. bunu not eddim. orda iyi karşıladılar. yemek de yedik. ben önce dua eddim. ben dua edmeyi severim. arab aksanıylan edilen dua en yararlısı en güzeliymiş. öyle dediler samanyolu tv'de. ona uydum. hakkaden öyleymiş. bir an dalmışım ama ikindi ezanının o nağmesi beni uyandırmışdı. toblantı bitmiş. çıkdım yürüdüm kadıköyü'nde. gavur memleketi gibi. oh yarabbim (cc) sen onları affed.

yürürken sarı çiçağı sordum kendime. bu çiçak da nesiydi! çiçek o. çıçağın hikayesini nefesim yeddiğince bir başka blogumda anlatacağım. not almışım bunu. sordum soruşdurdum. sarı çiçak ve arkadaşı kelebak yıllar yılı arkadaşlarmış. fakat dinimizin, yüc'e şeri'at 'imizin emirleri sonucu. başgöz edilmişler. oh yarabbim (cc) kabul edsin. yannız bi önceki cümlede emir yerine "keanunları" yazacakdım ama gavur var bi dane, filmde oynadı. matrix'in özü tasavvufdur. neyse keanun demişdim. keanun ve avradı dirinidi, iblis'in icadları sonucu gavur gavur yaşamak hetasına düşmüş, yarabbi'nin kulu arab morfis'in yarabbi sevgisiyle çabalamaları sonucu hak yolunu bulmuşdu. bu paragrafın etrafındaki minyatürlerde solda altta oh yarabbi'nin (cc) kulu müslüman neo'yu da görebilirsiniz. sağda altta da iblisin dölü ajan simit. o nebçim bir sırıtmaktır öyle.

ben bugün nargile de içtim evet. muhafazakar kimliğimle arkadaşlarımla buluşdum. din kardaşlarım kız güneş, serhan, örsan ve örsan'ın bir arkadaşı oturduk. nargile içerek yarabbi (cc) yolunda türlü ilahiler dile getirdik. sonra eve geldim. pisssssmi diyerek kabıdan girdim. çok şükür ona ki bugün de kazasız belasız eve geldim. hemen kutsal kitabları*** açarak dersimi çalışdım. özet geçiyorum,




"ben kullarımın içini bilirim, sen karışma"

"ben size okuyun derken körü körüne okuyunu kastetmemiştim"
"o aklı sana boşuna vermedim ben"
"ilim çin'de de olsa gidip alın diyen kulumdan feyz alın"
"nifak tohumları serpmeyin, kızartırım"
"ben size örtünün derken zihninizi, iradenizi kötülüklere karşı örtün dedim"
"birbirinizi hoşgörün, kardeşsiniz siz"
"zorla güzellik olmaz"
"benim yarattığımın canını sen nesin ki almaya teşebbüs edersin bre zındık"
"ağzına çarparım senin"
"ibadetle hava atmak olmaz"
"kullarımı bu tarafta neyle ödüllendirip cezalandıracağımı bi ben bilirim"
"güzel ahlak işte asıl istediğimdir"

hacı işte ben bunu bilir bunu söylerim*

Perşembe, Ocak 24

geleceğe gittim, döncem.

mood: kakamel şokoban
müzik: yutup vidyosu

bir kez daha geleceğe dönüş üçlemesini izleyip bitirdikten sonra bu güzide yazıyı yazmaya başlıyorum.

ben küçükken zaman makinasına inanırdım. hoş halen daha inanıyor, zamanda yolculuk teorimi çeşitli dost sohbetlerinde anlatıyor, vay be primi topluyorum. hayır bunu size burada anlatmayacağım. zamanda ileri geri gitme hikayem çok enteresandır. ben mesala doktor emmett l brown gibi hep geleceğe gitmek görmek istemişimdir.

düşünsene be gelecek! vay. ben mesala gelecekte hep şey olmasını istemişimdir. böyle jetgiller tarzı evler var ya yüksek öyle. sonra böyle her cihaz birbiriyle uyumlu. her sabah işe gideceğin saate 30dk kala ev ısınmaya başlıyo, 2 dk kala arabanın motoru çalışıyo içini ısıtıyo sana. uyanınca tercihe göre hemen habarlar ya da çizgifilm kanalı açılıyo. sonra mesala arabaya biniyosun navigasyon hedesi sana hacı her zamanki yol tıkalı şurdan gitsek fena olmaz mı diyo. işe gittin mesala böyle kapıda kart okuyosun şuh bi hanım hoşgeldiniz mr. cleus falan diyo. uf yani o derece. bak gitmiş kadar oldum.

mesala geleceğe gittik diyelim bi de orda biz olcaz di mi. hani geleceğe gittik ya gelecekteki kendimiz falan. ben mesala zerre ilgilenmem. desem de ilgilenirim içten içten. sinemaya giderim ben gelecekte. hangi filmleri çekmişler sanat nereye doğru gidiyo, hala emo bebeler dolaşıyo mu ortada.

var ya bi de düşünsenize böyle tespit ediyolarmış senin zaman makinanı da gelip dövüyolarmış seni bi güzel alıyolarmış makinanı da dımdızlak kalıyormuşsun. macera filmi çıkar bundan.

hadi geleceğe gittin döndün nolcak? anlatsan bi türlü anlatmasan bi türlü. ben mesala nostradamus gibi kitaplar yazardım. şu şu şu olcak diye. önce deli derler umursamazlar sonra vay anasını hakikat bundaymış derler taparlar falan. ne gülerim.

gelecekte nargile var mıdır acaba? gelecekten tütünü yanmayan nargile alır gelirim ben örsan'a* rahat rahat püfürtsün diye nargilesini yakmadan. kutlu'ya* da ipod alırım ama 80gb değil. napcak ki o kadarını. burdan 80gb ipod'u olanlara sesleniyorum. YAZIKTIR ARKADAŞIM 80GB NE DEMEK YA**. seslendim. sonra mesala sami var, ona anında saç uzatıcı 3500 alırım.

geleceğe gidince böyle birden 30-40 yıl atlıyosun ya. mesala o arada olan olaylar falan var böyle gidince oraya herkes sana aaa bilmiyo musun falan dicek. benim gözümde erkeği erkek yapan işte bu durumlarda vereceği tepkilerdir. kakamel şokoban tarzından zerre ödün vermeyendir benim için erkeği erkek yapan detay.

zaman makinam tabi ki DeLorean** olmalı. kendinden façası olcak ama. egzosuna kurban şu görüntüye bakınsanıza sayın seyirciler. bununla böyle işe gittiğini düşünsene. hayır geç kalmak derdi de yok. trafikte böyle bir arabayla gitsen acaba ne olurdu çok merak ettim şu an.

bu da böyle bi hayalimdi anlattım.

90giller ve patates cipsi

mood: çatapat
müzik: placebo - this picture

gene ben! bunu okuduğunuza göre beni tan... öff nebçim bi giriş yaptım. sanki benden başkasını bekliyormuşsunuz da gene ben olmuş oldum. bazen kızarım kendime. ne kadar saçmaymış bu da he. gene ben! çotaa diye kafasına kafasına vurasım geldi.

ben bugün 90gillere gittim. ne güzel yıllardın sen 90'lar. bi kere o zamanlar internet yoktu böyle mp3 indirmez kaset çekerdik. bu kasetler de genelde ferdi tayfur, bülent ersoy, zeki müren gibi kişilerin kasetleri olurdu. radyolardan veya gittiğimiz arkadaşların kasetlerinden kopyalardık.

spice girls vardı hatırlarsınız. bi de backstreet boys. çok ünlüydüler yahu. ben mesala spice girls'den sporty spice olan mel c hanımablamızı sever, sayar ve ilgiyle takip ederdim. o zaman tabi internet yok.

internet de nebçim yayıldı arkadaş. bi aralar her mahallede bi kaç tane internet cafe vardı. hiç unutmam bizim çapraz apartmanda tüpçü vardı sen git tüpçünün içine internet cafe aç 6 bilgisayar vardı. evet. seni kınıyorum.

spice girls'de herkes ya kızıl saçlıyı ya da sarışını severdi. bakınız isim vermeden konuşuyorum o kadar da kibarım not alın.

atari oynardık o yıllar bizler. meşur olan süper mario biraderler, tsubasa, fred çakmaktaş, 90 tank falan.. var ya çok kavga ederdik sıra yüzünden. ben hatırlarım didem'i* çok defa şiddete maruz bıraktım bu yüzden. ha bi de street fighters vardı oyun olarak. şiddet evet. çok çeşitli şekillerde atari costiğini elinden alır üstüne bir de vururdum. manyak mışım o zamanlar.

televizyonda şey vardı power rangers. rengarenk ibibikler böyle bir olup voltron tarzı birleşir kapışırlardı. yannız dikkatimden kaçmadı acayip de safmışız biz. resmen karton savaşçılardı bunlar. ben mesala pembe power ranger'a ki kendisi o zamanlar kimberly yengenizdi* abayı yakmıştım. sen negzel power ranger'ımızdın bizim kimberly abla. sonra pokemon falan çıktı. pikaçu'yu sever, içten içten roket takımına acırdım ben. evet yapardım bunu sık sık. pikaçu'yu kim sevmezdi ki. ortaokulda pikaçu oyuncaklarıyla sadece kızları oynatarak çok da pis prim yapmıştım burdan selamlar size. yannız bi kız vardı ipini çekip bırakınca pika pika pikaçu diyen pikaçumın ipini öyle bir çekti ki kopardı dana. burdan ona da selam yolluyor, o pikaçunun hıncını alacağımı haykırıyorum. hain!

tamagoçiler vardı mesala. o zaman biraz daha ufaktım. sanal bebek diyenleri vardıysa da benim için onlar hep tamagoçidir. ilk alanlardan olduğum için benim tamagoçim tek hayvanlıydı. çok geçmedi herkesin çoklarca hayvanlı tamagoçileri oldu ama olsun ben tamagoçimi seviyordum.

90larda tabi ki en çok patates cipslerini severdim. rafıls'ın tırtıklarına kurbandı adeta. tombik vardı peynirli falan. hala varlar sanırım ama güzeller hakkını yemeyek. çitos vardı o da 3b animasyon oldu sonradan. delikanlı adama yakışır mı be çitos 3b olmak.... patates cipsi yerken ellerim yağ olurdu severdim öyle. ama yıkardım temiz çocuktum aynı zamanda.

bunlar da böyle anılarımdı gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var

Salı, Ocak 22

kendimi kontrol edemiyorum

mood: heycan dorukta
müzik: rihanna - breaking dishes

hello! ben bugün şarkı buldum da indirdim. evet ilgincinize gitmemiş olabilir fakat bunun benim için önemi devasa. nasılını hemen anlatayım biliyorum meraklar içersindesiniz. yine bi gün yutupda geziyorum o videoblog senin bu videoblog benim. derken bir tanesinde danseden insanlar çok kopito bi müzik eşliğinde dans ediyor, kendilerinden geçiyorlardı adeta. o da bişey mi müzik çok hoppidiydi. neyse efendim. gel zaman git zaman ben fark ettim ki müzik güzel kanımca. bu sefer pür dikkat dinlemeye başladım. zira şarkının adı soyadı vidyoda geçmiyordu. kendi kulaklarıma güvenmeliydim. marshmallow, blow, dishes kelimelerini bir de lyrics koyup aratınca google'da buldum! hemen de şarkıyı elde ettim ve dinledim. şarkı, rihanna bacının breaking dishes'ıydı. evet yaptım bunu. fark ettiyseniz bu ülkede böyle güzel şeyler de oluyor artık evet.

geçen gene nargile içtik biz. ne nargile ama. naneli gene evet. oturduk böyle içtik. bu sefer daha güzeldi. hem örsan o kadar yaktı nargileyi bana suçu attı utanmadan.

ben mesala böyle durumlarda hemen inkar ederim hayır derim. yaparım bunu. hemen bir anım geldi aklıma paylaşayım hepinizle.

ben bi gün genciz böyle iki arkadaş kaset alcaz. evet efendim kaset. o vakitler cd pek yoktu ortalıkta. hayır yıl 2000'liydi. neyse limp bizkit diye bi grup vardı dinlerdim. onların chocolate starfish and the hot dog flavored water diye bi albümleri vardı onu alacam arıyorum her tarafta. işte bi kasetçiye girdik bakıyoruz falan sonra ne oldu olmadı hatırlayamadım ben müşteri her zaman haklıdır dedim. kasetçi de dedi ki oraya gelirsem kim haklı görürsün dedi. sonra bi şey olmadı tabi ama adamın dükkanı uzun süre açık kalmadı bi kaç haftaya kapandı. neden bilmiyorum. doğa üstü güçlerim mi var ne.

yutup'da bi vidyo var. gençkan - kendimi kontrol edemiyorum. her gencin bir defa izlemesi, ibret alması gereken bir vidyo. insanı ilk seferinde pençesine alıyor düm hücrelerine nüfuz ediyor. deneyin.

Pazar, Ocak 20

şeker yeşili

mood: şekerpare
müzik: the strokes - heart in a cage

ben de ipod sahibiyim. tamamen kendi çabamla, bayramda el öpüp aldım onu ben. eski ama. 3 yıllık. renki şeker yeşili. aşkım gibi. ama kulaklığını bozdum. hayır orcinal olanları değil. paraya kıyıp* almıştım. ama ismi lazım değil bizim bi arkadaş var* yağmurlu bir günde kulaklarına nasıl su kaçırabilmişse bozmuş caanım kulaklıkları. o gün bugündür (3 ay oldu) almadım daha bir tane. hayır efendim öyle değil. gidip de alamadım henüz. hepsi bu. tabi bunca vakit ipod'umu bir köşede bırakmadım, 4çikobaytının* her bir baytını hakkını vererek dosya alışverişinde harici bellek olarak kullandım. evet.


ismi lazım değil* bi arkadaş var mesala, bugün arkadaşlarla takıldık biraz. o gelmedi yanlız. evet onun ipod'u yok. o yüzden gelemedi biliyorum. ama çok param olsun söz alcam. biz de naptık nargile içtik ben nargileyi çok severim. naneli içeriz hep. örsan var mesala o hep nargileyi yaktığımı iddia eder ama kuru iftira.

neyse işte, ipod'uma yakin zamanda alacağım kulaklık. özledim. yolda müziksiz gitmek sıkıyor. "it would be so nice" dedi madonna az önce.

birazdan film izleyeceğim. izledikten sonra spoiler içermeyen bir yazıyla yine sizinle oliciğim.

sizi seviyorum desem de şüpheyle yaklaşın amacım nedir sorgulayın. renkli gözlüysen geç kenara bekle orada soracaklarım var sana.

bisiklet

mood: şukela
müzik: metalika - shoot me again

benim bisikletim vardı*. tam olarak ilkokula başlayacağım dönemlerde almışlardı. ilk 2 tekerlekli bisikletimdi o benim. tabi 4 tekerlilere alıştığımdan 2 tekerliyi bi süre sürmemiş, yanımda gezdirmiştim ben. evet. yani boyum kadardı zaten nasıl süreyim. yandan yandan gezdiriyordum. arka frenini sıkınca kaydırıyodu falan. neyse gel zaman git zaman ben bu bisikleti öğrendim. öğrenmez olaydım. mahallenin çılgın atan genci oldum. kaldırımda çılgın akrobatik hareketler deneyen, balkondan bakan teyzelerin ödlerini kopartan çocuk oldum.

kaldırım dedim farkettiyseniz. evet kaldırımda sürerdim. henüz yola çıkacak cesaretim yoktu. sonra nasıl olduysa bir gün yolda sürmenin keşfini yaptım. artık yollar benimdi! gel zaman git zaman yollarda çılgın atan ben gözümü daha ileriye diktim.

pendik kadıköy arası bisikletle gidip gelen sportif birisi olup çıkmıştım. haftada 3 seferden aşağı pendik kadıköy yapmazsam bir enerji patlaması yaşıyordum. işin en güzel tarafı da sahilden gidince minibüslerden önce varıyor olmaktı. bi keresinde hiç unutmam caddebostan sahilde iyi kamufle olmuş bir su birikintisinin üstünden hızla geçip tikitoş teyzelerin üzerine su fışlatmıştım. bu isyankar olayı bir kere daha yakın zamanda yaptım ben ama söylemem. bu arada yanda google earth'ta ölçtüm, kırmızıyla boyadığım yolu takip edersen 22 km falan yol gidiyorsun pendik'ten kadıköy'e. bizim ortalama 30km/h süratle gittiğimizi varsayarsak 44 dakikada orada oluyormuşuz*. buna oha oha diyecek olanlarınız varsa size şöyle bir şey anlatayım.

efendim yine bi gün biz gezi planımızı yaptık arkadaşım sami'yle. ama bu defa farklı olsun diye gitmeden önce sinemadan 2 adet, yüksüklerin efendisi filmine, bilet aldık. evet. akşam 6 olması lazım ya da 6.30. neyse, her zamanki gibi kadıköye tam gaz gittik gördük eğlendik. lakin saatin 5'e 10 falan olduğunu şans eseri saate bakarak gördük. tabi ne yaptık? atladık kahraman bisikletlerimize ve 45 dk'da falan maltepe'ye yetişip sinemaya girdik.

bu da böyle bir anımdı. evet.

kayfe keyfi

mood: sanatçı
müzik: sting - desert rose

öhöm. merhaba. geçen gün arkaşlarla yorgun bir günün ardından çılgın tadlar denemek üzre carrefour nautilus'daki starbucks tükanına gittik. pek çok starbucks tiksineninin aksine ben seviyorum. çünkü her şeyde yaptığım gibi burada da abartabiliyorum. nasıl mı? şu orta boy bardaklarını bilen bilir. ben o bardağa tercihen 5 esmer şeker döküyorum gönül rahatlığıyla. o da bitiyor, ardından süt ekliyorum ve deliler gibi karıştırıyorum. dışardan görenler de aa bak kahve gurusu bu galiba tam 10 dakikadır oradan ayrılmadı diyorlar zannedersem.

starbucks'a girince emin adımlarla kasaya ilerler, orta boy mocha preline derim kısa ve özce. sanırım bunu yapmıyorlar artık, o yüzden hemen, fındık şuruplu hazırlayın o zaman diyorum. hani o arkalarında mönü gibi birşey var ya, orada olmayan bir şeyi söyleyince insanlar garip oluyorlar. neyse benim gibi şekeri seven bir bünyeyseniz, kahvenizi alıp şöyle bi kremasını gömer karıştırır, üstüne 5 şeker dökerseniz (tercihen tarçın da ekleyebilirsiniz) güzel bir tad elde ediyorsunuz.

şimdi aklıma geldi, bir aralar yeditepe'ye starbucks açılacak diyorlardı. hey gidi hey.

delikanlı hidrojen

mood: bilimsel
müzik: anathema - re-connect

duydunuz mu hiç bilmem ama çılgın bilim adamları hidrojenden elektrink üretebiliyorlar. geçen gün (şu "geçen günlerin" aslında aylar öncesi olma ihtimalini sevdim ben) bizim okula tübitak'tan geldiler seminer vermeye. öff baştan alıyorum.

geçen gün yeditepe üniversitesi ieee öğrenci kolu, bi seminer düzenledi. böyle tübitak'tan geldiler bize hidrojenden nasıl elektrik akımı elde edildiğini anlattılar falan. hemen filaşbek yaşadım.

--flashback--

küçüğüm böyle henüz, 8-9 yaşları. geleceğe dönüş'ü izlemişim gazlıyım gayet. bilimadamı olcam. didem diye bi arkadaşım var benim doğduğumdan beri şiddete maruz kalıyor benim tarafımdan. ben pilin iki ucuna elektrik motoru, lamba falan bağladığında çalıştığını henüz keşfetmiş, tüm oyuncaklarımı bu amaç uğrunda heba etmiştim.

bi gün işte bu didemlere gittik biz. biz derken, anne babaları sayma işte, ben, didem, burcu, demet, salih?, çisem falan var. ben madem pile takınca çalışıyor bu elektrik motoru, prize takınca da çalışır hemide çılgın atar diye düşündüm. hemen planımı anlattım. adeta büyülenmişlerdi.

plana göre, paramparça edeceğimiz bir oyuncağın içinden çıkan elektrik motorunu prize bağlayacak ve çok eğlenecektik. plan kusursuzdu. 1.5v'lik pille dönen motor kim bilir 220v'lik şehir ceryanında ne yapacaktı.

hemen o oyuncağı iç edip motorunu çıkardık. heyecan doruktaydı. tek kabloyu prize sokmuş, ikincisini sokmak üzereydik. ve soktuk. gördüğümüz şey tam olarka böyleydi.

evet o günden sonra ailelerimiz bizleri bir arada tek başımıza bırakmadı. kabul edersiniz ki prize bir şeyler sokuşturmak hastalığı bizde de vardı.

--flashback--

bu da böyle bir anımdı paylaştım. ne diyorduk? yakıt pili. evet hidrojenden elektrink üretebiliyoruz ya düşünsenize uf yani. H2O'yu parçala yakıt elde et. sat zengin ol. bu fikrimi tam satacaktım ki konuşmacılar o iş batar hacı H'yi parçaladın nerede nasıl saklayacaksın güvenlice? bul onu nobeli ellerimle vercem sana dediler.

buna üzülürüm ben. sen gel hidrojenden güç elde et ama onu saklayama. arkadaşlar konuşurken duydum aslında amarika bunun yöntemini 50 yıl önce bulmuş ama yöntem için gereken malzemenin %80'i türkiye'de olduğundan söylemiyorlarmış. türkiye'nin çokyüzmilyarlarca dolarlık kaynakları varmış da dış güçler istemiyomuş güçlenmemizi diye şaapmıyolarmış. evet.

tutkulu beklentinin mideye indiği an

mood: miskin bekir
müzik: camera obscura - eighties fan

bazen olur ya canın bir şey çeker etrafındakilere söylersin. bana hep olur. misal bir seferinde çiköfteli falan bir şark sofrasına yumulmak gelmişti. bunu herkese söyledim ben belki birisi acır kor beni bi şark sofrasının yanına. olmadı olamadı.

bir yaz mevsimini mangal başında geçirmeye değinerek girecektim ama beceremedim. neyse. evet yazın çok mangal yaptım. kah mangalı kartonla yelleyen atletli adam oldum, kah plastik topuynan oynayan çocuk, kah etleri hazırlayan... böyle geçti bir yaz. bir defasında da o vakitki sevgilim ve kuzenler falan en orta yerde yaptık mangalımızı. sonunda sarhoş olanları ayıltmak bana düşmüş olsa da güzeldi be.

a bak şimdi geldi aklıma. bu bloga fotoğraf da eklemek gerek şöyle kelime aralarına falan. yaptım işte :) bak oradaki en sırıtan benim. böyle böyle anıları ailenin en yaşlısı edasında çektiğim fotoğraflarla ölümsüzleştiririm ben.

o gün olan bir şey geldi aklıma. ben o gün üstün becerilerim sayesinde 8 dakikada mangal yakarken, mangaldan nasıl oldu da sıçrayan kor taneciği, mangalın karton kutusunu yakmış. hayır ben bunu o kutu kül olduktan sonra farkettim. olay tam da arkamda cereyan etmiş. evet.

bir laf vardır ya, bu sene de iyi x yaptı be diye. o x yerine koyabilecek ne kadar çok şey varmış. neyse. o sene de iyi mangal yaptı diyecektim utanmaz arlanmazca.

günümüzde çok tiki ocakbaşıcılar türedi. bir tanesi de idealtepe sahil tarafında. hiç gitmedim ama dışarıdan baktım böyle. gel görki yurdum insanının bulduğu yeşillik alanda pinkik yapma içgüdüsünü yine de kırpamadılar. halen daha bir caddebostan sahili, bir fenerbahçe sahilinde yapılan mangal keyfi pek çoklarımızın rüyalarını süslemiyor mu ey okur?

b
öyle de bir anımdır.

Bombalak

Mood: yandan çarklı
Müzik: tarkan - vay anam vay

azar azar yazdığım tefter kenarı yazılarını biriktirip biriktirip yazmak istediğim yer burası evet. gecenin bir vakti olmasına rağmen uğraşıp durduğum şeyler var benim. işportadan 2ytl'ye aldığım küçük lambanın pilini değiştirirken kapağını kırdım. boynu büküktü zaten artık hepten ezik büzük.

çekmecemde kol saati buldum. sonra hatırladım ki aylar öncesinden tıktığım saati bu. üzerinden geçen aylara rağmen, yesyeni aldığım diğer masa saatinin sürekli şaşıp bunun halen tıkır tıkır doğru zamanı göstermesi gözlerimi yaşyaş yaptı ve ona karşı olan sevgim çok kat daha arttı. böyle nesnelerle bağ kurarım ben.

feysbuktan an itibariyle aldığım epostaya göre bir kişi daha eklemiş beni. böylelikle yolda görüp selam vermediğim insanların tacizine bir kez daha uğradım.

kfc sever misiniz? ben çok severim. her gittiğimde 30lu yemeden çıkmam. arkadaşlar da çok severler sağolsunlar ne zaman gitseler ararlar. acıktım evet.